AMERİKAN KABUSU

10/06/20205 dakikalık okuma









Dünya 26 Mayıs sabahı korkunç bir cinayete uyandı. Koronavirüs salgınıyla boğuştuğumuz bugünlerde gündemden bir türlü düşmek bilmeyen ırkçılık bir kez daha hortladı. ABD'nin Minnesota eyaletinin en büyük kenti olan Minneapolis'te bir polis direndiği bahanesiyle siyahi bir yurttaşı vahşice katletti. Bu olay içinde bulunduğumuz uygarlığın aslında ne kadar temel sorunlarla karşı karşıya olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi. Hiç şüphesiz ki ırkçılık yeni bir olgu değil, insanlık var olduğundan bu yana süregelen bir toplumsal fenomen. İnsanoğlu toprağı ekip biçmeyi öğrendiğinde yerleşik yaşam ve özel mülkiyet kavramları ortaya çıktı. Bu durum sınıfları ortaya çıkardı ve sonucunda kölelik başladı. Köleci toplumda köleler mülk sahibinin malı olarak görülüyor ve ne söylerse yapması, yapmadığı takdirde ise her türlü cezaya çarptırılması meşru olarak kabul ediliyordu. Zaman içinde üretim araçları gelişti ancak sınıf ayrımları bir türlü değişmedi. Ortaçağda köleliğin sadece adı değişmiş serflik olmuştu. Yüzyıllarca insanlık bu esaret düzeni içerisinde efendilerin ve tanrıların gölgesi altında yaşam mücadelesi verdi. Avrupalıların 15. ve 16. yüzyıldaki keşif hareketleriyle dünya ticareti bir daha asla eskisi gibi olmayacak şekilde değişmeye başladı. O döneme kadar ticarete hakim olan ve Avrupa'nın Çin ve Hindistan gibi zengin diyarlarla bağlantısını sağlayan İpek ve Baharat yolları ikinci planda kalmaya başlıyordu. Coğrafi keşifler ve özellikle de Amerika kıtasının keşfi köleliği tarihte hiç olmadığı kadar sistematik hale getirdi. Avrupalılar sadece yeni keşfettiği kıtalardaki halkları yok etmekle kalmıyor üstüne Atlantik köle ticaretini kurarak ırkçılığa yeni bir boyut ekliyordu. O dönemde Afrika kıtasının üçte birinin Amerika'ya köle olarak götürüldüğü söylenir ancak gerçek rakamların bilinmesi elbette mümkün değil. Amerika kıtasındaki köle ticareti ilerleyen yüzyıllarda öyle boyutlara ulaştı ki insanlar kanının saflığına göre sınıflandırılmaya başlandı. Örneğin İspanyol sömürgelerinde yerli halklarla karışmış olanlara mestizo, siyahi melezlere mulatto ve tamamen karışık olanlara ise pardo deniliyordu. İnsanlar ten renklerine göre kastlara ayrılıyor ve beyazlarla diğerleri hiç bir zaman aynı haklardan yararlanamıyordu. Irksal ayrım Anglosakson Amerikası'nda daha yoğundu ve soyunda bir tek siyahi bulundan insanlar bile tamamen Afroamerikan (yani köle) kabul ediliyordu. Amerikan İç Savaşı Başkan Lincoln'ün köleliği 1863 yılında kaldırmasından dolayı patlak verdi. Geçimini tarımdan ve büyük plantasyonlarda karın tokluğuna çalışan siyahi kölelerden sağlayan güney eyaletleri sanayileşmiş kuzeye karşı ayaklandı. 4 yıl süren bu kanlı iç savaşta yüzbinlerce Amerikalı hayatını kaybetti. Savaşın sonunda Kuzey galip geldi ve kölelik kaldırıldı ancak siyahiler için hayatlarında fazla bir şey değişmedi. Karın tokluğuna çalışan köleliğin yerini ucuz işgücü almıştı. Buna mukabil mağlup güney eyaletlerinde ise ırkçılık asla bitmedi ve 'Jim Crow yasaları' denilen ayrımcı uygulamalar aynen devam etti. Bir çok siyahi bu tarihlerden itibaren o dönemlerde yeni yerleşilen batı eyaletlerine kitlesel olarak göç etmeye başladı. Afroamerikan tarihinde bu olaya 'Büyük Göç' denir. Savaştan sonra güneyli generallerin bir kısmı tarihin en alçak örgütlerinden biri olan Ku Klux Klan'ı kurdu ve güneyde kalan siyahilere kan kusturmaya devam etti. Siyahiler asıl haklarını ise 60'lı yıllardaki 'İnsan hakları hareketi'ne kadar asla alamadılar. 19. yüzyılda ortaya çıkan ve 20. yüzyılın başında emperyalist savaşların insanlığı yok olma aşamasına getirmesine tepki olarak dünya çapında güçlenen sosyalizm ideolojisi egemen güçleri tehdit etmeye başladı. Bu dönemde asgari ücret, kadın-erkek eşitliği, kadınların seçme ve seçilme hakkının yanında antiemperyalizm ve ırksal eşitlik gibi kavramlar ortaya çıktı. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Batı'nın yüzyıllarca sömürdüğü ezilen halklar bir bir bağımsızlıklarına kavuşmaya başladılar. Siyahilerin yine aynı dönemde özellikle sanat ve spor alanlarında kendilerini göstermeye başlamaları bir çok ön yargının yıkılmasına sebep oldu. Kara kıtanın insanları kırbaça, kamçıya, prangaya jazz müzikle meydan okuyordu. 1 Aralık 1955 günü güneyin kalbi sayılabilecek Alabama eyaletinde Rosa Parks isimli siyahi bir kadın bir otobüse bindi. Otobüs şoförü kadından beyaz olmayanlar bölümündeki koltuğunu bir beyaza devretmesini çünkü araçta başka yer kalmadığını söyledi. Parks buna direndi ve olay mahkemelik oldu. Bölge mahkemesi bir yıldan kısa bir süre sonra insan hakları hareketi tarihinde kilometre taşı sayılabilecek bir karara imza attı ve siyahi kadını haklı buldu. Bu olay Afroamerikan tarihini geri dönüşü olmaksızın değiştirdi ve 60'larda başarıya ulaşacak insan hakları hareketinin fitilini ateşledi. Amerikan tarihinin yüzkarası olan 'Jim Crow yasaları' da yine aynı dönemde bir bir kaldırıldı. Sistematik ayrımcılığın son kalesi olan Güney Afrika'daki Apartheid rejiminin de 1990'lı yıllarda yıkılmasıyla ırkçılık büyük oranda marjinalleşti. Geldiğimiz noktada ırkçılığın insanların zihninde aslında ne kadar da diri olduğuna şahit oluyoruz. İnsanlık son yıllarda ayrımcılık konusunda epey yol katetti ancak bilindiği üzere her şey kanunla olmuyor. Irkçılıkla mücadele etmek için sorunun kaynağına inip onu ortaya çıkaran etkenleri yok etmemiz gerekiyor. Eğer biz karşımızdakine baktığımızda insan değil de siyah ya da beyaz görüyorsak ırkçılık asla bitmeyecek. Çocuklarımıza siyahın geceyi, karanlığı ve kötüyü beyazın ise gündüzü, aydınlığı ve iyiyi temsil ettiğini anlattığımız sürece ayrımcılık devam edecek. Beyaz adam bu kadar kötülük yapmışken barışın renginin neden siyah değil de beyaz olmasını sorgulamadığımız sürece yaptığımız mücadelenin bir anlamı olmayacak.



https://bylge-images.s3-eu-west-1.amazonaws.com/8f0b4cb0-03d2-11eb-bf9f-35f73e0c6a17.jpeg
Murat Şanlıay

TARİH,SİYASET

https://bylge-images.s3-eu-west-1.amazonaws.com/8f0b4cb0-03d2-11eb-bf9f-35f73e0c6a17.jpegMurat Şanlıay senin desteğini bekliyor.
İçerik paylaşarak para kazanmanın kolay yolu 💰