HUKUK, SİYASET VE UZUN DÖNEMLİ İKTİSADİ GELİŞME

Feb 14, 202132 dakika

Son dönemde Yeni Kurumsal İktisat literatürü ve bu literatürün iktisat tarihine

uygulamaları kapsamında yapılan bir dizi çalışma, iktisadi gelişmeyi geniş bir perspektiften ele almayı amaçlamaktadır. Bu çalışmalar, bir yandan, gelişmeyi siyaset, hukuk ve kültür gibi toplumsal kurumlarla ilişkili bir biçimde incelerken, diğer yandan,

gelişmenin toplumsal kökenlerinin tarihte yattığı öngörüsüyle, tarihsel verileri mercek

altına alır. Bu makalenin amacı, bu literatürün gelişimini incelemek, muhtemel katkılarını tartışmak ve yapılan çalışmalara örnekler vermektir.

Makalede literatür dört aşamada incelenecektir. İlk aşamada, Yeni Kurumsal

iktisadın teorik çerçevesi, cevaplamaya çalıştığı sorular, metodolojisi, ve diğer literatürlerle ilişkisi ele alınacaktır. İkinci ve üçüncü aşamalarda, literatürde hukuk, siyaset

ve gelişme ilişkisini inceleyen çalışmalardan örnekler verilerek ana tartışma konularına işaret edilecektir. Dördüncü aşamada, literatürün Orta Doğu ve Osmanlı iktisadi

tarihine uygulamaları ele alınacaktır. Sonuç bölümünde ise, literatürle ilgili beklentilerin ve eleştirilerin değerlendirmesi yapılacaktır.

Değerlendirilen çalışmalar göstermektedir ki, Yeni Kurumsal İktisat literatürünün getirdiği temel yenilik, Neoklasik İktisadın teorik ve ampirik metotlar alanında yaptığı kazanımları, iktisat dışı sosyal bilimlerin incelediği süreçleri anlamak için

kullanmasıdır. Literatür, bu yolla, sosyal bilimler arasındaki terminolojik ve kavramsal ayrımların ötesine geçip, ortak bir dil konuşma ve karşılıklı etkileşimleri anlama

imkanını sunar. Yine bu literatür, iktisadi organizasyon biçimlerinin çeşitliliğini ve

karşılaştırmalı çalışmaları ön plana çıkararak, Orta Doğu ve dünyanın diğer bölgeleri

üzerine yapılan iktisat tarihi çalışmalarının diyaloğa girmesi için bir platform sunar.

Öte yandan, iktisat metodolojisinin ve modellerinin doğasında olan kısıtlardan dolayı, bu yeni literatürün de, her soruyu, aynı yetkinlikte cevaplamasının beklenmemesi

gerekir.

2. Yeni Kurumsal İktisat literatürü

Yeni Kurumsal İktisat literatüründe genel kabul gören tanım, North’un yaptığı

toplumsal oyunun kuralları, veya, daha açık anlatımıyla, toplum tarafından belirlenen

ve toplumsal etkileşimi şekillendiren kurallar tanımıdır.1 Bu kapsayıcı tanım, geleneklerden hukuka, siyasetten inançlara kadar çok çeşitli kuralları kurum kavramının kapsamına sokar, fakat teknoloji ve coğrafya gibi maddi kısıtları dışarda bırakır. Kurumlar, formel (kanunlar, politik sistem, piyasa organizasyonu vb.) veya enformel

(normlar, gelenekler, ahlaki değerler) olabilir. Benzer şekilde, incelenen kurumlar,

değişik seviyelerdeki sosyal etkileşimleri şekillendiriyor olabilir. Mesela, iktisadi yaşamı düzenleyen ticari kanunlar da, ticari kanunların oluşturulması sürecini şekillendiren anayasa da birer kurumdur.

Yeni Kurumsal İktisat literatürünün gelişimini anlamak için, öncülleri olan

(Eski) Kurumsal İktisat ve Neoklasik İktisat ile olan benzerlik ve farklarını ele almak

gerekir. 1920 ve 1930’larda etkili olan ve John R. Commons, Wesley Mitchell, Thorstein Veblen ve Richard Ely gibi isimlerin öncülük ettiği Eski Kurumsalcılar, tarihsel

ve sosyal süreçlerin iktisat üzerinde belirleyici etkisine ve iktisadi kurumların çeşitliliğine vurgu yapıyorlardı. Bu yaklaşıma göre, iktisat bilimin, piyasa mekanizmasını

incelemenin ötesine geçip, alternatif iktisadi organizasyon biçimleri, toplumdaki güç

dağılımı, hukuk sistemi ve bunların iktisadi etkilerini incelemesi gerekiyordu. Metodolojileri, bireyden çok kolektif, mekanikten çok evrimsel, tümdengelimden çok

ampirik, betimsel ve tarihsel detaylara önem veren bir yaklaşım içeriyordu. Dolayısıyla, Eski Kurumsalcılar, gerek inceledikleri konular, gerekse metodolojileri itibarıyla,

ortodoks iktisattan ayrışıyorlardı.

Yeni Kurumsal İktisadın beslediği ikinci kaynak ise, Neoklasik İktisat ve özellikle büyüme çalışmalarına uygulamalarıydı. Solow2 ve Swan’ın3 ilk nesil Neoklasik

büyüme modelleri ülkeler arasındaki gelişmişlik farklarını kısa vadede sermaye birikimi, uzun vadede ise teknolojik seviyesindeki farklarla açıkladılar. Fakat bu ilk nesil

modeller sermaye birikimi ve teknolojik gelişimin belirleyicilerini açıklamıyorlardı.

Cass4 ve Koopmans5, modele, bireylerin tüketim ve tasarruf tercihlerini ekleyerek,

sermaye birikiminin model çerçevesinde belirlenmesini sağladılar. Romer6 ve Lucas7

ise, şirketlerin kar amaçlı araştırma ve geliştirme harcamalarını modele ekledi ve teknolojik gelişimi model çerçevesinde açıkladı.

Yeni Kurumsal İktisat, bu iki öncülden, sorduğu sorular ve incelediği konular

açısından Eski Kurumsalcıları takip etti. Büyümenin toplumsal kökenlerini inceledi,

siyaset, sosyoloji, hukuk, antropoloji ve evrimsel biyolojiden yararlanan disiplinlerarası bir yaklaşım benimsedi.8 Eski Kurumsalcılığa bu dönüş, Neoklasik İktisadın teori ve uygulamada karşılaştığı zorluklara karşı bir tepki olarak anlaşılabilir. Neoklasik

İktisat, büyüme sürecinin mekaniğini gittikçe daha ayrıntılı bir şekilde modellemesine rağmen, altta yatan, ve asıl belirleyici olan toplumsal dinamikleri ele almıyordu.

Uygulamada ise, Neoklasik modellere dayanarak uluslararası organizasyonların geri

kalmış ülkelere yaptıkları maddi yardımlar, beklenen başarıyı sağlamadı, çünkü yolsuzluk ve yanlış yatırımlar yüzünden büyük ölçüde ziyan edildiler.9

Yeni ve Eski Kurumsalcıların ayrıldıkları nokta ise metodoloji oldu. Yeni Kurumsalcılar, eski literatürün betimsel yaklaşımını teorik açıdan yetersiz buldular.10Bunun yerine, Neoklasik İktisadın matematiksel modelleme dilini benimsediler, model

kullanmayan çalışmalar bile, savlarını formüle ederken, matematiksel literatürdeki

sonuçları takip ettiler. Neoklasik İktisadın kaynakların kısıtlılığı, rekabet, metodolojik bireycilik gibi temel varsayımları yeni literatürün başlangıç noktası oldu. Yeni

Kurumsalcıların Neoklasik İktisada tamamlayıcı olarak konumlanması ve iktisatta hakim olan ortak matematiksel dili konuşması, iktisadın başka dalları tarafından kabul

görmesini ve takip edilmesini sağladı.11

Yeni Kurumsalcı metodolojinin Neoklasik İktisattan ayrıldığı önemli noktalar

da oldu. Neoklasik İktisat, iktisadi aktörlerinin kararlarını tam ve kesin bilgiye sahip

olarak ve rasyonel olarak aldıkları, piyasa işlemlerinin anında ve maliyetsiz olarak

gerçekleştiği varsayımları üzerine kurulmuştu. Yeni Kurumsalcılar, bu varsayımları

sorguladılar, bilgi ve rasyonalite kısıtlarına, piyasada ticari partner bulma, pazarlık,

bilgi toplama, anlaşma yapma ve denetleme gibi işlem maliyetlerinin önemine vurgu

yaptılar. Bu yaklaşıma göre, kurumların verimliliğe etkisini belirleyen şey, iktisadi

işlem maliyetlerini ne kadar düşürdükleriydi. Yeni Kurumsalcılar, ayrıca, Neoklasik

İktisadın statik analizi yerine dinamik ve değişimi anlamaya çalışan bir yaklaşım benimsediler, evrensel geçerliliği olan mekanizmalar aramak yerine, farklı kurumların

benzer, aynı kurumun farklı işlevler üstlenebileceği öngörüsüyle çalıştılar.12 Zaman

içinde, Yeni Kurumsalcıların getirdiği yeni yaklaşımlar, Neoklasik İktisatta da genel

kabul gördü.

Yukarıda kaba çizgileriyle özetlenen Yeni Kurumsalcı literatürün tarihsel gelişiminde, özellikle üç isim önemli rol oynadı. Bunlarda ilki Ronald Coase’dur. Coase13piyasalar ve fiyat mekanizması yoluyla gerçekleşen işlemlerin maliyetleri olduğunu,

ve belli koşullarda, şirketler gibi hiyerarşik yapıların, aynı işlemleri, daha düşük maliyetle gerçekleştirebileceği fikrini ortaya attı. Bu çalışma, piyasa dışı alternatif iktisadi

karar alma mekanizmalarını incelemek için kavramsal bir çerçeve oluşturdu ve öncü

oldu. Yine Coase14, mülkiyet haklarının güvencede olduğu ve işlem maliyetlerinin

olmadığı durumlarda, dışsallık (externality) sorunu olsa bile, piyasaların, kaynakların

verimli kullanımını sağlayacağı savını ortaya attı. Dolayısıyla, bu çalışma, piyasanın

verimli çalışmasının koşullarını ortaya koyarak, bu koşulların geçerli olmadığı durumlarda, ne tür piyasa dışı mekanizmaların gerekli olabileceğini anlamak için bir

başlangıç noktası oldu. İkinci önemli isim, Oliver Williamson15, Coase’un çizdiği

çerçeveyi yakından takip etti. Williamson çalışmalarını, işlem maliyetleri kavramı

etrafına oturttu, bu maliyetleri belirleyen bilgi asimetrisi, işlemlerin sıklığı, üretim

araçlarının mülkiyeti gibi faktörleri ve maliyetleri düşük tutmak için gerekli şirket

organizasyonu ve sözleşme biçimlerini inceledi.

Douglass North’un16 önemli katkısı ise, kurumlar ve büyüme ilişkisinin, dinamik ve tarihsel bir süreç olarak anlaşabileceği öngörüsüyle, Yeni Kurumsalcılığı iktisat tarihiyle buluşturması oldu. North’a göre, kurumların büyümeye etkisini, büyüme

için gerekli iki önkoşulu ne kadar sağladıkları belirledi. Bunlardan koşullardan ilki,

iktisadi aktörler arasında yapılan sözleşmelere uyulmasını sağlayacak mekanizmaların oluşturulmasıydı. Sözleşmelerle ilgili sorunun kökeninde çoğu sözleşmede tarafların yükümlülüklerini farklı zamanlarda yerine getirmelerinin gerekmesi yatıyordu.

Mesela, alışverişte malın ve ödemenin teslimi, veya kredi sözleşmesinde kredinin

açılması ve geri ödeme, farklı zamanlarda gerçekleşiyordu. Bu ise, yükümlülüğü daha

geç tarihte olan tarafın sözleşmeye uygun davranmaması riskini doğuruyordu. Sözleşmelere uyumu sağlayacak kurumlar oluşmadığı zaman, ticaret, sermaye birikimi

ve dolayısıyla iktisadi büyümeyi zorlaştırıyordu. North’un önemini vurguladığı ikinci

koşul ise, mülkiyet haklarının güvenceye alınmasıydı. Buna göre, mülkiyet hakları olmadan, tasarruf ve yatırım, ve dolayısıyla, fiziksel ve beşeri sermaye birikimini teşvik

eden mekanizma ortadan kalkıyordu.

North çalışmalarında tarihin başından bugüne kadar kurumların büyümeye

etkisinin kendi teorik çerçevesinden bir okumasını sundu. Çizdiği çerçeve, ortaya attığı sorular, kendisini takip eden çalışmalar için yol haritası çizdi. Bu çalışmalardan

bir kısmı, daha genel bir yaklaşım benimseyip, North’un teorik çerçevesinin ampirik

testlerine yöneldiler. Mesela, Knack ve Keefer17 sözleşmelerin uygulanmasının ve

mülkiyet haklarının güvenceye alınmasının büyümeye olumlu etkisini ekonometrikverilerle desteklediler. Literatür olgunlaştıkça, daha derine inen ve belirli dönem ve

süreçleri ele alan çalışmalar öne çıktı. Literatürde açıklanmaya çalışılan en önemli

süreç Avrupa’nın Ortaçağ’dan başlayan ve Sanayi Devrimi’yle hızlanan bir şekilde siyasi ve iktisadi olarak Çin, Hindistan ve Orta Doğu’yla ayrışması oldu. Yoğun olarak

tartışılan bir başka süreç ise, Avrupa’nın dünyanın diğer bölgelerini kolonileştirmesi,

ve sonrasında farklı kolonilerin iktisadi gelişme açısından ayrışmasıydı. Özellikle,

Kuzey Amerika ve Avustralya’daki kolonilerin Güney Amerika ve Afrika’dakilerden

daha hızlı gelişmesinin sebepleri anlaşılmaya çalışıldı. Bu çalışmalardaki savlar da

matematiksel modellerle formüle edildi, tarihsel veri setleri ve endeksler oluşturuldu,

ekonometrik metotlardan yararlanıldı. Dolayısıyla, North’un iktisat tarihindeki takipçileri de metodoloji açısından iktisat biliminin ana gövdesinden ayrılmadı.

3. Hukuk ve İktisadi Gelişme İlişkisi

Bu bölümde, hukuk kurumlarının büyümeye etkilerini konu alan çalışmalardan örnekler ele alınacaktır. Hukuk, bir önceki bölümde bahsedilen, mülkiyet hakları

ve sözleşmelerin uygulanması ile çok yakın ilişki içinde olduğundan, hukuk üzerine

çalışmalar literatürde önemli yer tutar. Literatürdeki başlıca tartışma konusu ise alternatif hukuk sistemlerinin göreceli verimliliğidir. Aşağıda özetlenen makaleler, literatürde kullanılan yöntemler ve tartışma konuları hakkında fikir vermek amacını taşır.

Hukuki kurumlar üzerine çalışmalarda yapılan temel bir ayrım, enformel

sosyal cezalandırma mekanizmaları ve devletin formel hukuk sistemi arasındadır.

Sosyal cezalandırma mekanizmaları ile kastedilen, kültürel veya yerel toplulukların,

sözleşmelere uymayan üyelerini yazılı olmayan topluluk içi kuralara dayanarak cezalandırmasıdır. Buna göre, tarihsel olarak, kapalı ve küçük topluluklar, üyelerinin

davranışları hakkında bilgi paylaşıyor ve beklenen davranışları yerine getirmeyen

üyelerini dışlayarak cezalandırabiliyorlardı. Dolayısıyla, topluluk üyeleri, dışlanmanın getireceği maliyet, beklenen davranıştan ayrılmanın getirisinden büyük olduğu

sürece, topluluğun beklentilerine uygun hareket ediyordu. Sosyal mekanizmaların alternatifi ise formel hukuk sistemiydi. Hukuk sistemi, büyük ölçüde yazılı kurallara dayanıyor, ve kurallara uymayanlar, devletin şiddet tekeli yoluyla cezalandırılıyordu.

Literatürdeki bir dizi çalışma, bu iki mekanizmanın tarihsel olarak oynadığı

rolleri ve göreceli etkinliğini inceledi.18 Bunlar arasında öne çıkan ve temel bulguları

özetleyen bir çalışma, Avner Greif’in19 Ortaçağ Akdeniz’inde deniz ticaretiyle uğraşan iki farklı topluluğu incelediği ve uzun vadede, formel hukuk sisteminin etkinliğini

savunduğu makalesidir. Greif’in incelediği topluluklardan ilki, Mağrip’te yaşayan, üyeleri arasında yoğun sosyal ilişkiler olan kapalı bir Musevi tüccarlar topluluğuydu.

Bu topluluk, üyeleri arasında yapılan sözleşmelere uyulmasını sağlamak için topluluk

içi genel kabul görmüş sosyal cezalandırma mekanizmalarına başvuruyordu. Buna

göre, sözleşmeye aykırı davranan bir tüccarın davranışı, üyeler arası kişisel haberleşme yoluyla paylaşılıyor, ve tüccar topluluktan dışlanıyordu. Dışlanma tehdidi ve yol

açacağı ticari kayıplar, tüccarları, sözleşmelere sadık kalmaya teşvik ediyordu. İncelenen ikinci topluluk olan Cenevizli tüccarlar ise, aralarındaki anlaşmazlıkları devletin resmi mahkemelerine götürüyor, ve sözleşmeyi bozanlar, mahkemeler tarafından

cezalandırılıyordu.

Greif çalışmasında Oyun Teorisi ve döneme ait belgeleri kullanarak, Ortaçağ

koşullarında, Mağripli tüccarlar tarafından kullanılan sosyal mekanizmanın sözleşmelere uyumu daha az maliyetle sağladığını gösterdi. Fakat zaman içinde, ticaret

hacmi büyüdükçe, yeni bölgelerle ticaret yapma gereği ortaya çıktıkça, ve karmaşık

sözleşmelere dayanan ticari ilişkiler kurmak gerektikçe, kapalı ve küçük topluluklarda

etkin olan Mağribi sistemi yetersiz kalıyordu. Dolayısıyla, uzun vadede, Cenevizlilerin kullandığı devletin resmi hukuk sistemi ticari olarak avantaj sağlıyordu.

Greif’ın çalışmasının eleştirilebilecek bir yönü, formel hukuk ve enformel sosyal mekanizmalar arasında katı bir ayrım olduğu ve sosyal mekanizmaların zaman

içinde etkinliklerini yitirecekleri savlarıdır. Oysa, sosyal mekanizmalar günümüzün

gelişmiş ekonomilerinde bile hala yaygın bir rol oynadığına, ve çoğu zaman formel

hukuk sistemine alternatif olarak değil, tamamlayıcı olarak çalıştıklarına dair çalışmalar vardır. Örnek olarak, Bernstein’in20 uluslararası elmas piyasasındaki oyuncuların aralarındaki anlaşmazlıkları kişisel bilgi paylaşımı yoluyla çözmelerini anlatan

çalışması sayılabilir. Fakat, formel hukuk ve sosyal mekanizmalar etkileşimi üzerine

yapılan çalışmalar, halihazırda, tatmin edici bir teorik çerçeve sunmaktan uzaktır ve

bu alanda yeni çalışmalara ihtiyaç vardır.21

Greif’in makalesi literatürde ayrıca yaptığı kavramsal ayrımlar ve kullandığı

metodoloji yoluyla etkili oldu. Makalenin, kurumların kısa ve uzun vadeli etkilerinin

farklı olabileceği ayrımı, takip eden çalışmalarda, sıklıkla vurgulanan bir nokta oldu.

Tarihsel olarak, Mağripli ve Cenevizli tüccarlar ayrımı, daha genel olarak yorumlanıp,

Orta Doğu’da kişisel, Avrupa’da ise resmi hukuk sistemine dayanan iktisadi ilişkileri

anlamak için bir başlangıç noktası kabul edildi. Aynı zamanda, çalışma, Oyun Teorisi’nin tarihi verilerle beraber kullanımı açısından öncü bir rol oynadı.

Hukukun üzerine ikinci önemli tartışma, farklı resmi hukuk geleneklerinin göreceli verimlilikleri üzerine oldu.22 Bu çalışmalar, özellikle, İngiliz ve Fransız hukukgelenekleri arasındaki farklara yoğunlaştı. Buna göre, bu iki gelenek arasındaki ayrışma, Ortaçağ’da başladı23. Bu dönemde, İngiltere’de ademi merkeziyetçi, Fransa’da

ise merkeziyetçi bir devlet yapısı oluştu. Bu ayrım, hukuk sistemine, İngiltere’de yerel

seçimle belirlenen ve kraldan bağımsız hareket eden, Fransa’da ise merkezi bir hiyerarşi altında çalışan yargıçlar olarak yansıdı. Siyasi ve hukuki ayrışma, İngiltere’de

Şanlı Devrim’le (1688) birlikte yargı bağımsızlığının sağlamlaşması, Fransa’da ise

Napolyon’un hukuk sistemini merkezileştirme ve kanunları standardize etmeye yönelik çalışmaları ile devam etti. Ayrıca, iki hukuk sistemindeki farklar, bu iki devletin

kolonilerine yayıldı.

İki hukuk sistemi arasındaki yapısal farklar, kanunların içeriğini, ve dolayısıyla iktisadi gelişmeyi etkiledi24. Buna göre, kanunları yasa koyucunun tepeden inmeci

bir şekilde belirlediği, usule önem veren ve yargıçların işlevinin kanunları uygulamakla sınırlı olduğu Fransız sistemi, iktisadi gelişme için gerekli olan esnekliğine

sahip değildi. Kanunların içtihat yoluyla oluştuğu, bağımsız yargıçların yorumlarının

önemli olduğu, usulden çok kanunun özüne önem veren İngiliz hukuk sistemi ise,

toplumda ortaya çıkabilecek yeni ihtiyaçları karşılamada daha başarılıydı. Fransız hukuku, devletin, İngiliz hukuku ise, bireyin çıkarlarını ön planda tutuyordu. Bu ayrım

ise, İngiliz hukuk geleneğini takip eden ülkelerde, bireysel ve basın özgürlükleri ve

mülkiyet haklarının daha iyi korunması, yeni iş kurmanın kolay olması ve finansal

sistemin gelişmesi gibi farklara yol açtı.

La Porta ve arkadaşlarının öne sürdükleri tezin genel kabul gördüğünü ve hukuk geleneklerinin karşılaştırmalı performansı konusunda bir konsensüse ulaşıldığını

söylemek zordur. Çalışmalarında kullandıkları hukuk gelenekleri sınıflandırması, İngiliz hukuk sisteminin daha esnek olduğu fikri, esnekliğin gelişmişlik farklarına yol

açtığı gibi tezin parçalarının her biri, daha sonra, başka çalışmalar tarafından sorgulandı. Daha da temele inen bir eleştiri ise, hukuk sistemlerini karşılaştırmanın iktisadi

gelişmeyi anlamaya katkısını sorguladı.25 Buna göre, eğer siyaset hukuku belirliyorsa,

hukuk sistemini anlamaya çalışmak yerine, meselenin kökeninde yatan, siyaseti incelemek gerekir. Siyaset konusunda yapılan çalışmalar, bir sonraki bölümde ele alınacaktır.

4. Siyaset ve İktisadi Gelişme İlişkisi

Siyaset kurumu üzerine yapılan çalışmaların merkezinde, devletin ortaya çıkışı, yapısı, ve bunun iktisadi etkileri bulunur. Devletin oluşumunun önemli bir ayağı,

toplumdaki şiddet kapasitesinin ve yürütme erkinin bir çatı altında toplanması ve tekelleşmesi sürecidir. Bu sürece paralel olarak ortaya çıkan hukuk sistemi, tekelleşen

şiddetin kullanımını kurallara bağlar. Bu sürecin büyümeye etkisi olumlu veya olumsuz yönde olabilir. Bir yandan, devlet, keyfi şiddet kullanımını denetim altına alarak,

kamu malları üreterek, sözleşmelerin uygulanmasını sağlayarak iktisadi faliyetleri

destekleyebilir. Öte yandan, şiddet tekeli, yıkıcı ve bireylerin mülkiyet haklarına zarar verecek bir şekilde kullanılabilir. Dolayısıyla, büyüme için temel mesele, şiddet

tekelleşirken şiddetin denetimi ve iktisadi gelişme için olumlu kullanımı için gerekli

mekanizmaların oluşturulmasıdır.26

Ampirik tarafta, devletin iktisadi gelişme için önemini destekleyen bir çalışma Bocksette ve arkadaşları27 tarafından yapıldı. Bu çalışma 119 modern ülke için

bir devlet geleneği endeksi oluşturdu. Endeks, her ülke için, 1-1950 yılları arasında

güçlü bir devlet otoritesinin varlığı, devletin yerel mi dış merkezli mi olduğu, ve devlet otoritesinin yaygınlığı verilerine dayanılarak hesaplandı. Devlet geleneği endeksi

Avrupa (ortalama endeks değeri 0.79), Asya (0.79) ve Orta Doğu’da (0.64) yüksek,

Afrika (0.32), Kuzey (0.20) ve Güney Amerika (0.39) ve Okyanusya’da (0.16) düşük

bulundu. Çalışmanın ikinci aşaması, ekonometrik analiz sonucu, devlet geleneğinin

günümüzdeki iktisadi ve siyasi gelişme düzeyini olumlu etkilediğini buldu. Fakat çalışma, bulunan olumlu etkinin, hangi kanallar üzerinden ve hangi dönemlerde kendini

gösterdiğine dair bir açıklama getirmedi.

Bu alanda son dönemde etkili olan bir yaklaşım, Daron Acemoğlu ve James

Robinson’un28 siyasi elitler ve toplumun geri kalanı arasındaki ilişkileri merkeze yerleştirdikleri çalışmalarıdır. Bu çalışmalar, elitlerin kontrolünde olan siyasi kurumları,

sömürücü ve kapsayıcı olarak sınıflandırdı ve gelişme farklarını bu ayrıma dayanarak açıkladı. Buna göre, sömürücü siyasi sistemlerde, yürütme erki küçük bir elitin

kontrolündedir ve toplum tarafından denetlenemez. Elitler, bu gücü, büyüme için değil, kendilerine rant yaratmayı amaçlayan iktisadi kurallar koymak için kullanırlar.

Kapsayıcı siyasi sistemlerde ise, toplumun geniş çoğunluğu siyasette söz sahibidir

ve yürütme erki denetim altındadır. Bu ise, fırsat eşitliğine ve yetenekli bireylerin

yükselmesine imkan sağlar, tasarruf, yatırım ve teknolojik gelişmeyi teşvik eder. Bir

ülkenin siyasi kurumlarının oluşmasında, tesadüfleri de kapsayan, pek çok farklı

sebep rol oynayabilir. Fakat bir kere yerleştikten sonra, sömürücü ve kapsayıcı kurumların kendilerini devam ettirmeye yönelik dinamikleri birinden diğerine geçmeyi

zorlaştırır.

Acemoğlu ve arkadaşları çalışmalarında yukarıda özetlenen genel çerçevenin

ötesine geçerek, siyasetin ekonomi üzerindeki etkisini gösterdiği çeşitli mekanizmaları matematiksel olarak ayrıntılı biçimde modellediler. Mesela, 19. yüzyılda ülkeler

arasındaki sanayileşme ve demiryolları gibi yeni teknolojilerin yaygınlaşmasında gözlemlenen farkları, siyasi elitlerin rantlarını koruma çabası çerçevesinde incelediler.29

Kurdukları modele göre, elitlerin tarım sektörü rantlarına bağımlı olmadığı ve siyasi

hakimiyetlerini kaybetme korkusu yaşamadığı Britanya ve Prusya, yeni teknolojileri

benimserken, tehdit altında hisseden ve tarımsal rantlarla beslenen Avusturya ve Rusya elitleri değişime direndiler.

Yazarların ampirik literatüre katkısı ise, savlarını uzun dönemli veri setleri kullanarak ve ampirik çalışmalarda önemli bir sorun olan içsellik (endogeneity) sorununu çözerek sınamaları oldu. İçsellik sorununun kaynağında, siyasi kurumların iktisadi

gelişmeyi etkilediği kadar, iktisadi gelişmenin de siyasi kurumları değiştirmesi yatar.

Bu ise, kurumlar ve gelişme arasında sebep sonuç ilişkisinin yönünü ispatlamayı zorlaştırır.

Acemoğlu ve arkadaşları, içsellik sorununu, Avrupa devletlerinin 15. yüzyıldan itibaren dünyanın çeşitli bölgelerinde koloniler kurmalarını tarihsel bir deney

olarak kullanarak aştılar. Buna göre, Avrupalılar, gittikleri yerlerdeki koşullara bağlı

olarak, bazı bölgelerde sömürücü, bazı bölgelerde ise kapsayıcı siyasi kurumlar oluşturdular. Nüfusun yoğun olduğu ve yerel hastalıkların Avrupalıların yerleşmelerini

zorlaştırdığı Orta Amerika, Peru, Mısır gibi bölgelerde, yerli halkı sömürmeye dayanan siyasi kurumlar kuruldu. Nüfus yoğunluğu düşük ve koşulları Avrupalıların yerleşmelerine uygun olan Kuzey Amerika ve Avusturalya gibi bölgelerde ise katılımcı

siyasi yapılar oluştu. Siyasi kurumlardaki bu fark, uzun dönemli büyüme oranlarını

etkiledi. Sömürücü siyasi kurumların hakim olduğu koloniler, toplumun geniş kesimlerinin dışlanması ve mülkiyet haklarındaki eksiklikler yüzünden sanayileşemediler

ve geri kaldılar. Yazarlar, bu savı, ampirik olarak test etmek için, kolonileşme döneminin başlangıcındaki yerel koşulları Avrupalıların oluşturdukları siyasi kurumlar

için araç değişken olarak kullanıp, kurumların iktisadi gelişmeyi etkilediğini gösterdiler.30

Acemoğlu ve arkadaşlarının çalışmaların takip eden iki önemli ampirik çalışma, aynı araç değişkeni kullanarak, kurumların büyüme üzerindeki etkisini alternatifaçıklamalarla beraber değerlendirdi. Rodrik ve arkadaşları31, kurumların etkisini coğrafya ve ticaretle, Easterly ve Levine32 ise coğrafya ve devletlerin iktisadi politikalarıyla karşılaştırdı. Her iki çalışma da, kurumların büyüme için belirleyici olduğunu,

diğer açıklamaların etkilerinin zayıf olduğunu veya hiç olmadığını buldular.

Acemoğlu ve arkadaşlarının özetlenen çalışmaları, elitlerin toplumun geri kalanıyla ilişkisine odaklanırken, North, Wallis ve Weingast33 ise çalışmalarının merkezine elitlerin kendi aralarındaki ilişkileri ve şiddetin kontrol altında tutulması sorununu yerleştirdiler. Buna göre, tarih boyunca ve bugün gelişmekte olan ülkelerde, elitlerin gücünün kaynağı şiddete başvurabilme kapasiteleridir. Elitler, kendi aralarında

anlaşamadıkları ve şiddete başvurdukları ölçüde, bunun yol açtığı yıkım ve belirsizlik

iktisadi gelişmeyi engellerler. Bundan dolayı, iktisadi gelişme için temel ön koşul elitler arası şiddeti denetim altına alacak kurumsal bir yapı oluşturmaktır.

Yazarlara göre, tarihsel olarak, şiddetin denetimi sorununun çözümü yolunda

ilk adım, “Doğal Devlet” diye adlandırdıkları, elitlerin kendi aralarında bir koalisyon

kurmaları, ve beraberce iktisadi rant yaratıp, bu rantı paylaşmaları yoluyla atıldı. Diğer bir deyişle, düzen ve istikrarı sağlayan devlet, aslında, rantların bir arada tuttuğu

elitler arası bir koalisyon olarak ortaya çıktı. Bu haliyle, rantlar, Acemoğlu ve Robinson’un savının aksine, iktisadi gelişme için kötü değil, çatışmanın önlenmesi için

ödenmesi kaçınılmaz olan bir bedeldi.

“Doğal Devlet”ten sonraki aşama olan “Açık Erişim Düzeni”nde ise, şiddet

siyasetten çekildi, elitler ayrıcalıklarını ve rantları kaybetti, ve hem siyasi, hem de

iktisadi alan, rekabete açıldı. Açık erişim düzenine geçiş için, üç koşulun sağlanması

gerekti. Bunlar, hukukun üstünlüğünün sağlanması, devlet aygıtından bağımsız, tüzel

kişiliği olan kalıcı kurumların oluşması, ve sivillerin askerler üzerinde hakimiyet kurmasıydı. Avrupa’da bu dönüşüm aşamalı olarak gerçekleşti ve ilk olarak 19. yüzyılda

Britanya, Fransa, ve Amerika Birleşik Devletleri’nde tamamlandı.

North ve arkadaşlarının vurguladığı nokta, uzun dönemli gelişmede, devleti kontrol eden elitlerin kendi aralarındaki ilişkilerinin organizasyonunun, toplumun

geri kalanıyla olan ilişkilerinden daha önemli bir rol oynadığıdır. Yine bu çalışma,

iktisadi gelişme literatürünün uzun yıllar uzak durduğu şiddetin organizasyonu ve

kontrolü probleminin önemini ortaya koymuştur. Öte yandan, çalışmanın eleştiriye

açık bir yönü, geliştirilen teorik çerçevenin, Avrupa tarihinin bir tasviri ve genellemesinin ötesine geçmediğidir.34 Bu ise, literatürde, Avrupa dışındaki bölgeler üzerine

yapılacak çalışmalara olan ihtiyacı ortaya koyar.5. Orta Doğu’da İktisadi Gelişme

Yeni Kurumsal İktisat literatürünün Orta Doğu iktisat ve siyasi tarihiyle etkileşimi 2000’li yıllarda yoğunlaştı. Bu alanda, Timur Kuran hukukun, Şevket Pamuk ise,

siyasetin rolünü vurgulayan, önemli katkılar yaptılar. Pamuk, ayrıca, kendisi ve arkadaşlarıyla yaptığı çalışmalarda oluşturduğu iktisadi ve siyasi veri serilerini Avrupa ile

karşılaştırmalı bir çerçeveye oturttu. Aşağıda, bu çalışmaları özetleyeceğiz.

Timur Kuran çalışmalarında35 hukuki kurumların siyaset ve iktisatla etkileştiği

mekanizmaları, Avrupa ile karşılaştırmalı bir biçimde inceler. Bu çalışmalara iyi bir

örnek, İslami miras hukukunun etkileri üzerine yaptığı çalışmadır. Buna göre, İslami

miras hukukunun iktisadi gelişme için belirleyici özelliği terekenin en az üçte ikisinin akrabalara sabit oranlara göre paylaştırmasıydı. Bu kural, sermayenin her nesilde

varisler arasında nispeten eşit biçimde bölünmesine yol açıyordu. Sosyal adalet ve

kadın hakları açısından döneminin ilerisinde olan bu kural, iktisadi etkisini ise, büyük ölçekli ve uzun ömürlü işletmelerin ortaya çıkmasını zorlaştırarak gösteriyordu.

Zaman içinde, teknolojik gelişme ve ticaret hacmindeki artışlar büyük ölçekli şirketlere avantaj sağladıkça, Orta Doğu’daki küçük işletmeler, zamanın gereklerine uyum

sağlayamadılar. Ayrıca, küçük işletmeler, ülkelerinin iç siyasetine etki yapacak ve

hukuku kendi ihtiyaçlarına göre şekillendirecek bir baskı grubu oluşturamadılar.

Aynı süreçte, Kuzey Avrupa’da yaygın olan miras hukuku, terekenin bölünmeden bir varise aktarılmasına imkan sağlıyordu. Bu kural, sermaye birikimine, uzun

ömürlü ve büyük ölçekli işletmelerin oluşmasına, bu işletmelerin ihtiyaçları doğrultusunda sermaye piyasası ve muhasebe yöntemleri gibi alanlarda yeni düzenlemeler

geliştirmelerine imkan sağladı ve sanayi devrimine giden yolda önemli rol oynadı.

Kuran, vakıf sistemi üzerine olan çalışmalarında, yine, hukuki kaynaklı, fakat

siyaset ve iktisatla etkileşen bir mekanizmaya işaret etti. Vakıf, İslam hukukuna göre,

belirli taşınmaz malların gelirlerinin önceden belirlenen bir kamu hizmetine adanmasına verilen addır. Buna göre, vakfın kurucusu, taşınmaz malları vakfa bağışlar, sağlanacak hizmetleri belirleyen ve sonradan değiştirilemeyen tüzüğü yazar ve vakfın görevini yerine getirmesini sağlayacak mütevelli heyetinin seçim esaslarını belirler. Bu

kurum, kökenleri İslam öncesi döneme dayanmasına rağmen, özellikle 10. yüzyıldan

itibaren, Orta Doğu’da önem kazandı ve modern döneme kadar, belediye, eğitim, sağlık, konaklama, sosyal yardım gibi hizmetlerin karşılanmasında en önemli rolü oynadı.

Kuran’a göre, vakıfların Orta Doğu ekonomisinde oynadıkları büyük rol, sadece hayırseverlikle açıklanamaz. Buna göre, vakıflar, aynı zamanda, Orta Doğu tarihinde sorunlu olan mülkiyet hakları konusunda, kısmi bir çözüm oluşturuyordu. Hükümdarlar, gerek dine saygısızlık olarak algılanır korkusuyla, gerekse yerine getirdikleri

sosyal hizmetler dolayısıyla, vakıf mallarına el koymaya çekiniyorlardı. Dolayısıyla,vakfın kurucusu, mülkünün gelirlerinin bir kısmını sosyal hizmetlere adamayı kabul

ederken, aynı zamanda kendisinin, akrabalarının ve varislerinin vakıfta görev almalarını sağlayarak ve maaş bağlayarak gelirlerin geri kalanı üzerindeki kontrolünü devam

ettirebiliyordu. Bu sistemin olumsuz iktisadi etkisi ise uzun vadede ortaya çıkıyordu.

Buna göre, vakfın kurucusu tarafından belirlenen amacı ve faaliyet kuralları zaman

içinde değiştirilemiyor ve bu da kaynakların verimsiz kullanımına yol açıyordu.

Kuran’ın bir kısmı yukarıda özetlenen Orta Doğu iktisat tarihi üzerine yaptığı

çalışmaların ortak paydası, İslam hukukunun 10. Yüzyıl’dan itibaren durağan kaldığı

ve bu durağanlığın Orta Doğu’nun geri kalmasında kritik rol oynadığı savıdır. Kuran’a

göre, İslam hukukunun iktisadi hükümleri, zaman içinde yetersiz kalmış, güçsüz sermaye sınıfı da, değişiklikler için etkin bir rol oynayamamıştır. Bu sava karşı yapılan

eleştiriler, çok geniş bir coğrafya ve uzun bir dönemi, yerel, dönemsel ve uygulama

farklılıklarını değerlendirmeye almadan aynı model çerçevesinde açıklaması ve Orta

Doğu tarihini, kendi bağlamında değil, Avrupa’nın geçirdiği dönüşümler lensinden

okumasıdır. Aslında, bu iki eleştiri, Kuran’ın çalışmalarının ötesinde, Yeni Kurumlar

literatürünün metodolojisinde olan tarihsel süreçleri ayrıntılardan ayıklayıp iktisadi

modellere indirgeme ve karşılaştırmalı olarak inceleme yaklaşımlarına yönelik olarak

okunabilir.

Şevket Pamuk’un36 çalışmaları ise, Kuran’da işaret edilen özel hukuktaki durağanlığın aksine, kamu hukuku alanında önemli değişikler olduğunu ortaya koydu.

Daha açık ifadesiyle, devletin çıkarlarını doğrudan ilgilendiren idari, arazi ve vergi

hukuku gibi alanlarda, büyük değişiklikler ve dönüşümler görüldü. Mesela, sadece

16.-18. yüzyıllar arasında, vergi gelirlerinin toplanmasında sırasıyla tımar, gelirlerin

sabit bir ödeme karşılığı kısa vadeli (iltizam) ve ömür boyu (malikane) devri ve yıllık gelirlerin hisselere ayrılarak satılması (esham) gibi yöntemler geliştirildi. Vergi

toplama ve dış ticaret alanında devlet görevlileriyle ortaklık şeklinde çalışan büyük

ölçekli işletmeler ortaya çıktı. Yine vergi sistemiyle bağlantılı olarak ve vakıf sistemi

çerçevesinde, İslam hukukuna göre yasak olan faize yaygın bir biçimde başvuruldu.

Pamuk, bu verilerden yola çıkarak, bazı çıkarımlar yapar. Bunlardan ilki, özellikle Osmanlı özelinde, siyasetin hukuk üzerinde belirleyiciliğidir. Merkezi yönetim,

Sultan’ın kanun koyma yetkisine ve din bürokrasisi üzerindeki kontrolüne dayanarak,

hukuk kurallarını mali ve siyasi çıkarları doğrultusunda şekillendirmiştir. Bu değişiklikler, yönetimin esneklik ve pragmatizmini gösterir, fakat belli bir programı takip etmekten çok, teknolojik ve mali şokların doğurduğu kısa vadeli ihtiyaçları gidermeye

yönelik ve tepkiseldirler.

Pamuk ve Kuran’ın çalışmalarındaki ortak vurgu, özel hukuktaki durağanlıkta tüccar, lonca, çalışanlar ve devlet dışı diğer iktisadi aktörlerin güçsüz olmalarının

ve hukuki süreci etkileyememelerinin oynadığı roldür. Ayrıldıkları, ve cevaplanmayı

bekleyen soru ise, iktisadi aktörlerin güçsüzlüğünde, hukuk geleneğinin ve siyasetin nispi rolleridir. Kuran, 10. yüzyılda kristalize olmuş bazı hukuk kurallarının kendi

dinamiklerini yarattığını ve iktisadi aktörlerin güçsüzlüğünde bağımsız bir rolü olduğu tezini savunur. Pamuk ise, hukuk sistemindeki sık değişikliklerin ışığında, hukuk

geleneğine etkin bir rol biçmez. Bu ayrım, bir önceki bölümde özetlenen, Avrupa

üzerine literatürdeki hukuk geleneklerinin siyasetten bağımsız bir rolü olup olmadığı

tartışmalarına benzerlik gösterir.

Eğer Osmanlı iktisadi yaşamını siyasetin şekillendirdiği kabul edilirse, takip

eden soru, Osmanlı siyasetinin temel özellikleridir. Bu soruya cevap arayan bir çalışmada, Karaman37, daha önce bahsedilen North ve arkadaşlarının38 çalışmalarına

benzer bir şekilde, Osmanlı siyasetinin belirleyici özelliğinin, şiddetin kontrolünün

tekelleştirilememesi, ve bundan dolayı ortaya çıkan açık veya üstü örtülü çatışmalar

olduğunu öne sürdü. Bu açıklamaya göre, Osmanlı devleti, merkezi yönetim ve otonom askeri kapasiteye sahip yerel güç odaklarının bir koalisyonuydu. Dönemden döneme koalisyon içi dengeler değişti, fakat koalisyon içi kalıcı bir uzlaşma sağlanamadı, bu ise gelişmeyi olumsuz etkiledi. Çalışma, bu tezi, 16. yüzyıl için, Oyun Teorisi

kullanarak modelledi. Buna göre, bu dönemde, merkezi yönetimin hukuki ve iktisadi

kararları, taşradaki iktisadi birikimi ve yerel güç odaklarından gelebilecek tehditleri

sınırlama kaygısını yansıtıyordu. Bu denge, 17. ve 18. yüzyıldaki askeri teknoloji

değişiklikleri sonucu bozuldu, yerel elitler güç kazandı, ama, siyasi belirsizlik, yerel

elitler arasında çatışma ve tasfiyeler devam etti. Dolayısıyla, North ve arkadaşlarının

bazı Avrupa devletleri için tasvir ettikleri, şiddetin bir yandan tekelleşirken, bir yandan sivil denetim altına alınması süreci, Osmanlı’da gerçekleşmedi.

Karaman ve Pamuk ise, ortak çalışmalarında39 Osmanlı siyasetini Avrupa devletleri ile karşılaştırmalı ve ampirik bir çerçevede inceledi. Yazarlar, bu amaçla, 1500-

1914 arası Osmanlı merkezi hazine vergi gelirlerini, dokuz önde gelen Avrupa devletinin gelirleriyle karşılaştırdı. Bu karşılaştırma için önce, Osmanlı merkezi vergi gelir

serilerini40, akçenin gümüş içeriği serisiyle41 çarparak gümüş cinsine çevirdiler. İkinci aşamada, Osmanlı nüfus ve ücret serilerini42 kullanarak, merkezi vergi gelirlerininmilli gelire oranı konusunda tahminde bulundular. Daha sonra, aynı adımları Avrupa

devletlerinin vergi gelirleri için tekrarladılar ve bulunan rakamları karşılaştırdılar.

Bu çalışmanın ortaya koyduğu resim, 1500’den itibaren, önce Batı, sonra

Doğu Avrupa’da yönetimlerin mali ve askeri yapıyı merkezileştirdiği, otonom askeri

güce sahip yerel elitleri tasfiye ettiği ve bu yolla merkezi vergi gelirlerinde büyük

kazanımlar elde ettiğidir. Yazarlar, bu süreçte Avrupa devletlerinin tek bir yol izlemediğini, bazı yönetimlerin şiddete ve otokratik yöntemlere başvurarak, diğerlerinin

ise yerel elitlerle pazarlık ederek ve rızalarını alarak devleti merkezileştirdiklerini

buldular. Osmanlı yönetimi ise, 19. yüzyıla kadar, yerel elitleri ne şiddet yoluyla tasfiye edebildi, ne de mutabakat sağlayabildi, ve merkezi vergi gelirleri düşük kaldı.

Devletin merkezileşmesi, 19. yüzyıl başındaki askeri modernleşme ve yerel elitlerin

şiddet yoluyla tasfiyesini bekledi. Bu bulgular, Osmanlı’nın iktisadi geri kalmışlığında, devletin vergi ve şiddet tekelini kurmakta ve güvenliği sağlamakta geç kalmasının

rolüne işaret eder.

6. Değerlendirme ve Sonuç

Bu makalede incelediğimiz çalışmalar, iktisat biliminin İkinci Dünya Savaşı

sonrası geçirdiği dönüşüm çerçevesinde düşünüldüğü zaman daha iyi anlaşılabilir. Bu

dönüşümün merkezinde iktisadın doğa bilimlerinin kullandığı matematiksel modelleme ve ampirik sınamaya dayalı metodolojiyi benimsemesi vardır. Daha sonra, benzer

bir dönüşüm, siyaset bilimi ve sosyoloji gibi diğer sosyal bilimlerde de başlamış, iktisatla diğer sosyal bilimler arasındaki metodolojik ve terminolojik ayrımlar azalmıştır.

Bu ise, toplumsal hayatın değişik alanları arasındaki etkileşimleri inceleyen disiplinler arası çalışmalara kapıyı açmıştır.

İncelediğimiz literatürün merkezindeki soru, uzun vadeli iktisadi gelişme için

belirleyici olan etkenleri ve bu etkenlerin göreceli önemini anlamaktır. Bu soruya cevap olarak önemi vurgulanan etkenler, makalede incelenen siyaset ve hukuk, ve makalenin kapsamı dışında bırakılan kültür43 ve coğrafya44 olmuştur. Fakat yine bu makalede incelenen çalışmaların gösterdiği, tek bir etkene dayanan açıklamaların yetersiz

kaldığı, ve literatürün sosyal ve çevresel etkenler arasındaki karmaşık etkileşimlerin

modellenmesi ve incelenmesi yönünde ilerlediğidir.

İncelenen çalışmalara getirilebilecek önemli bir eleştiri, farklı bölgeleri, uzun

yıllar boyunca aynı teorik veya ampirik modelle açıklamaya çalıştıkları, ve yer ve

döneme özgü koşul ve mekanizmaları hesaba katmadıklarıdır. Bu eleştiri doğruluk

payı taşımakla beraber, literatürün kısa geçmişi göz önüne alındığında, zamanla bu

boşluğun daha ayrıntılı modellerle doldurulmaması için bir sebep yoktur. Bu noktada,

iktisat metodolojisinin önemli bir avantajı, modellemenin ortak ve modüler matematiksel bir dile dayanması sayesinde, geliştirilmeye açık olmasıdır. Aynı zamanda, dikkat edilmesi gereken bir nokta, teoriyle tarih arasındaki ilişkinin tek yönlü olmaması

için, teorinin de tarihten beslenmesi, ve makalede örnekleri verilen, veri serilerine

dayanan çalışmalara öncelik verilmesidir.

Yeni Kurumsal İktisat literatürüne getirebilecek daha temel bir eleştiri, iktisadın kullandığı matematiksel modellerin, tarihsel süreçleri anlamaya uygun olmadığıdır. Bu eleştirinin detaylı bir değerlendirmesi, bu makalenin kapsamını aşmakla

beraber, iki noktaya vurgu yapmak gerekir. Birincisi, her metodolojinin, her soruyu,

aynı yetkinlikte cevaplaması gerekmez. Mesela, iktisat metodolojisi, ideolojinin gelişmeye etkisini anlamak konusunda yetersiz kalırken vergi politikasının etkisi konusunda daha çok şey söyleyebilir. Dolayısıyla, iktisat metodolojinin toptan reddi yerine, metodolojik çeşitlilik çerçevesinde, incelenen soruya uygun metodoloji seçerek

ilerlemek daha doğru olur. Akılda tutulması gereken ikinci bir nokta ise, iktisat metodolojisinin zaman içinde gösterdiği esneklik ve zenginleşmedir. Diğer bir deyişle, iktisat metodolojisinin muhtemel katkıları değerlendirirken, son 60 yılda Genel Denge

Model’inden Oyun Teorisi ve Davranışsal İktisat gibi alanlara uzanan ve devam eden

değişim göz önüne alınmalıdır.

Orta Doğu ve Osmanlı iktisat tarihi açısından ise Yeni Kurumsal İktisat literatürünün önemi, bu alandaki çalışmalar için teorik çerçeve oluşturulması ve dünya

literatürüyle bağlantı kurulması konusunda oynayabileceği roldür. Özellikle Marksist

kökenli literatürün etkinliğini kaybetmesi, Osmanlı tarihçiliğinde içine kapanma tehlikesini doğurmuştur.45 Oysa, yukarıda örnek olarak sunduğumuz çalışmaların gösterdiği gibi, Osmanlı iktisat tarihinin soruları, dünya literatüründe sorulan sorulardan

farklı değildir. Yeni Kurumsal İktisat literatürü üzerinden kurulacak bir diyaloğun iki

taraf içinde faydalı olması muhtemeldir.



Küçük bir destek binlerce beğeniden daha değerlidir
https://bylge-images.s3-eu-west-1.amazonaws.com/8f0b4cb0-03d2-11eb-bf9f-35f73e0c6a17.jpeg
KATKI

Yanlış bildiğin yolda; herkesle yürüyeceğine, doğru bildiğin yolda; tek başına yürü.

Bylge Icon
Bylge Icon