TÜRKİYE BU HALE NASIL GELDİ

10/05/20205 dakikalık okuma









Cumhuriyetimiz 1923 yılında kurulduğunda önyargıya dayanan bir siyasi anlayışla kodlandı. Osmanlı İmparatorluğu'ndaki reformcularla saray çevresi arasındaki çekişmeler ve özellikle son yüzyıldaki azınlık ayaklanmaları yeni kurulan devletin zihinsel altyapısını oluşturdu. Kemalist rejim başından itibaren kendisine tehdit olarak siyasal İslamcıları ve Kürt kimliğini tanımladı. Toplumun büyükçe kesimini doğrudan veya dolaylı olarak etkileyen bu iki ekol adeta yasaklı hale geldi. Aleviler, gayrimüslimler ve sosyalistler gibi farklı kesimler de devletin gazabına uğruyordu. Cumhuriyeti kuran birinci Mecliste iki ana grup vardı. Bunlardan Mustafa Kemal'e sadık olanlar Birinci Grup, Paşa'ya eleştirel yaklaşanlar İkinci Grubu oluşturuyordu. Her ne kadar kurucu babaların çoğu İttihat ve Terakki kökenli olsalar da aralarında ciddi fikir ayrılıkları vardı. Kemalistler merkeziyetçi bir devlet anlayışını öngörüyor ve katı bir laiklik anlayışını savunuyorlardı. Daha sonraları Demokrat Parti ve Adalet Partisi gibi merkez sağ partilerine evrilecek olan İkinci Grup geleneği ise daha liberal bir dünya görüşüne sahiptiler. Bu gruptakiler ayrıca daha ılımlı bir laiklik anlayışını benimsemişlerdi. Mustafa Kemal daha savaş yıllarından itibaren yapmayı planladığı devrimlerin mevcut Meclis yapısıyla mümkün olmadığını anlamıştı. Paşa toplumun radikal bir şekilde dönüşümünü planlıyor ve özellikle laiklik konusundaki katı tutumu dikkat çekiyordu. Önce saltanat ve hilafet 1 Kasım 1922'de ayrıldı sonra ise 3 Mart 1924'te hilafet de kaldırılarak Osmanlı Devleti tamamen son bulmuş oldu. Türk siyasi tarihinin son yüzyılına damga vuracak askeri vesayet olgusunun resmi başlangıcı olarak kabul edebilecek "İhtimal bazı kafalar kesilecektir" sözünü Mustafa Kemal bizzat saltanatın kaldırılması görüşmelerinde söylemiştir. Tek parti iktidarının daha ilk yıllarından itibaren tabanda homurdanmalar baş gösterdi. Savaş yıllarında Mustafa Kemal'e muhalif olan İkinci Gruptakiler Cumhuriyetin ilk yıllarındaki devrimler sırasında da bu tutumlarını devam ettirdiler. İçlerinde İslami kesimden temsilcilerin de bulunduğu bu zümre Paşanın mutlak otoritesini hiçbir zaman kabul etmedi. Atatürk ise klasik diktatörlerden farklı olarak ülkedeki mevcut durumun ilelebet devam edemeyeceğini ve çok partili yaşama mutlak suretle geçilmesi gerektiğini çok iyi biliyordu. Ne var ki Türkiye'nin o dönemdeki siyasi atmosferi buna bir türlü izin vermedi. 1924'te kurulan ve Şeyh Sait İsyanı'ndan sonra kapatılan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nı 1930'daki Serbest Cumhuriyet Fırkası takip etmiş ve her iki deneme de başarısız olmuştu. İktidardaki Cumhuriyet Halk Partisi 1950 yılına kadar ülkeyi tek başına yönetmeye devam etti. Demokrasiye gönülden inanmış bir lider olan Atatürk, aramızdan ayrıldığı 1938 yılında en önemli vasiyet olarak Türkiye'nin çok partili yaşama geçmesini bırakmıştı. Düşmanı önce Çanakkale'de durdurup sonra İzmir'de mutlak bir yenilgiye uğratan, yıkılmış bir imparatorluğun küllerinden genç ve dinamik bir Cumhuriyet kuran bu büyük adam, gençliğe en büyük vazife olarak Cumhuriyeti koruyup kollamanın yanında onu demokrasiyle taçlandırmak hedefini koymuştu. Ne yazık ki Atatürk'ten sonra gelenler onun kafasındaki Türkiye'nin nasıl bir yer olduğunu asla anlayamadılar veya anlamak istemediler. 27 yıllık tek partili siyasal yaşamdan sonra 1950 yılında Türkiye bir daha dönüşü olmaksızın çok partili yaşama geçti. 1960'daki 27 Mayıs Darbesi'nden sonra çok partili yaşam askeri vesayet ve darbeler dönemine evrildi. Darbeciler dönemin başbakanı Adnan Menderes'i idam ettiklerinde aslında Türkiye'nin demokrasi filizini budamışlardı. Fransa'da başlayıp daha sonra tüm dünyaya yayılan 68 olayları ülkemizi de yakından etkiledi. Ağırlıklı olarak sosyalist ve demokratik nitelikte olan bu gençlik hareketi Türkiye'de gladyonun eyleme geçmesine ve 12 Mart 1971'den sonra adeta terör estirmesine neden oldu. Antikomünist terör 80 darbesinden sonra zirveye ulaştı ve askeri vesayet rejimi muhalif olarak gördüğü tüm toplum kesimlerine kan kusturmaya başladı. Atatürk ve Atatürkçülük kavramlarının içinin boşaltılması da yine aynı döneme denk gelir. En son 28 Şubat Darbesi'yle devletin temel nitelikleri sorgulanır hale geldi. AK Parti işte böyle bir dönemde iktidara geldi. Onlarca yıldır yönetimden dışlanmış olan İslami kesim Türk sağını büyük ölçüde birleştirerek girdiği her seçimden oylarını arttırarak çıktı. Sisteme karşı tepkinin bir sembolü haline gelen AK Parti ve onun lideri Recep Tayyip Erdoğan toplumda adeta bir demokrasi kahramanı olarak görülmeye başlamıştı. Erdoğan Türk siyasi tarihinde hiç bir siyasetçinin cesaret edemediği Kürt açılımını yapıyor, komşularla sıfır sorun politikasını savunuyordu. Ne var ki insan güçlendikçe nerden geldiğini ve nereye gitmesi gerektiğini unutuyor. Sonuçta bu iktidar da kendinden öncekiler gibi iktidar rüyasına kapıldı ve ülkenin en temel sorunları olduğu gibi kalmaya devam etti. Şimdi ise bizlere bu ülkede başarılamayanı başarmak yani cumhuriyetimizi gerçek anlamda bir demokrasiyle taçlandırmak kalıyor. Daha önce yaptığımız gibi yıkıntıların arasından yepyeni bir anlayış yaratmak ve yeniden bir duygu birliği sağlamak gerekiyor. Bunu başarabilmek için ise karşımızdakine baktığımızda onun kimliğinden ziyade insan görmemiz ve toplumun tamamını kapsayacak bir siyaset dili üretmemiz yeterli. Şunu unutmamalıyız ki geçmişin acı tecrübelerinden çıkarılması gereken sonuçları çıkarmadığımız ve ben yerine biz demediğimiz sürece ne ülkemizde ne de dünyada bir şey değişmeyecek.



https://bylge-images.s3-eu-west-1.amazonaws.com/8f0b4cb0-03d2-11eb-bf9f-35f73e0c6a17.jpeg
Murat Şanlıay

TARİH,SİYASET

https://bylge-images.s3-eu-west-1.amazonaws.com/8f0b4cb0-03d2-11eb-bf9f-35f73e0c6a17.jpegMurat Şanlıay senin desteğini bekliyor.
İçerik paylaşarak para kazanmanın kolay yolu 💰